01/10/2026
İNSAN HANGİ ZAMANDA YAŞAR?
Bir Katilin Güncesi'nden Odysseus'a: hafıza, zaman ve şimdiki an
Size biraz tuhaf bir soru sorarak başlamak istiyorum.
Geçmişinizi tamamen unutabilseydiniz, anda kalmış mı olurdunuz?
Dün yok. Eski tartışmalar, pişmanlıklar, yıllardır zihninizde taşıdığınız cümleler yok.
Hatta yarın da yok. Henüz gerçekleşmemiş konuşmalar, “ya şöyle olursa”lar, gelecek kaygısı…
Yalnızca şimdi.
İlk bakışta kulağa neredeyse huzurlu geliyor.
Ama yaklaşık üç bin yıl önce anlatılmış bir hikâye bunun pek de huzurlu olmayabileceğini söylüyor.
Odysseus'un hikâyesi.
Troya Savaşı bitmiştir. Odysseus'un tek arzusu Ithaka'ya, evine dönmektir. Ama dönüş yolculuğu yıllar sürer.
Yolculuğun bir yerinde adamları Lotus Yiyenlerin ülkesine varır. Lotustan tadanlar artık eve dönmek istemez. Çünkü lotus onlara evlerini, geçmişlerini, dönmeleri gereken yeri unutturmuştur.
Odysseus onları ikna edemez; ağlayan adamlarını zorla gemiye götürür, bağlatır ve hemen denize açılır.
Çünkü artık tehlike bir canavar değildir.
Tehlike, eve dönme arzusunu unutmaktır.
Eve dönebilmek için yalnızca yolu bilmek yetmez.
Bir evinin olduğunu da hatırlaman gerekir.
Geçtiğimiz günlerde Kim Young-ha'nın Bir Katilin Güncesi'ni dinlerken bu hikâye tekrar aklıma geldi.
Romanın kahramanı Kim Byeong-su yaşlı bir adam. Geçmişinde korkunç bir şey var: eski bir seri katil.
Şimdiyse Alzheimer'la karşı karşıya.
Hafızasının ona ihanet etmeye başladığını fark edince notlar ve kayıtlar tutuyor. Zihninin içinde saklayamadıklarını dışarıda bir yerde saklamaya çalışıyor; bir anlamda kendi hafızasının arşivcisine dönüşüyor.
Ama roman ilerledikçe tuhaf bir şey oluyor.
Önce yalnızca onun hafızasına güvenemediğimizi düşünüyoruz.
Sonra onun anlattığı hikâyeye de güvenemediğimizi fark ediyoruz.
Bu gerçekten oldu mu?
Hatırladığı şey bir anı mı?
Yoksa zihninin boşlukları doldurmak için kurduğu bir hikâye mi?
Bir süre sonra yalnızca romanın kahramanı değil, okur da yönünü kaybediyor.
Ve kitap benim için tam burada bir polisiye olmaktan çıktı.
Geriye başka bir soru kaldı:
Biz kendi hikâyemize ne kadar güveniyoruz?
Alzheimer elbette gündelik unutkanlığın bir benzetmesi değil; ciddi bir nörodejeneratif hastalık.
Ama roman, hafızanın insan için ne kadar temel olduğunu çok çıplak biçimde gösteriyor.
Hafıza yalnızca yaşadıklarımızın tutulduğu bir depo değil. Geçmişimizden parçalar alıyor, onları birbirine bağlıyor ve bunlardan bir “ben” hikâyesi kuruyoruz.
“Ben böyle biriyim.”
“Bana bu olmuştu.”
“Ben bundan korkarım.”
Dünkü ben ile bugünkü ben arasında görünmez bir köprü.
Kim Byeong-su'nun köprüsü ise yavaş yavaş çözülüyor.
Ve ortaya rahatsız edici bir soru çıkıyor:
Hatıralarımız çözülmeye başladığında, “ben” dediğimiz şeyin ne kadarı ayakta kalır?
Kim Young-ha tam burada bizi çok daha eski başka bir hikâyeye götürüyor.
Oidipus'a.
Oidipus'un hikâyesinde de bir suç ve aranan bir katil vardır. Oidipus hakikatin peşine düşer; sorular sorar, ipuçlarını toplar, parçaları birleştirir.
Ve sonunda korkunç gerçekle karşılaşır:
Aradığı kişi kendisidir.
Oidipus ile Kim Byeong-su bana birbirlerinin aynadaki ters görüntüleri gibi geliyor.
Biri kendisi hakkındaki hakikate doğru ilerliyor ve bunun altında eziliyor.
Diğeri kendi hakikatini hatırlama yeteneğini kaybediyor.
Biri bilmemekten bilmeye, diğeri bilmekten bilmemeye doğru gidiyor.
Ve ikisinin ortasında aynı soru duruyor:
İnsan, kendisi hakkında anlattığı hikâye midir?
Odysseus'un meselesi ise biraz başka.
Onun hayatta kalabilmesi için yalnızca yolu değil, neden yolda olduğunu da hatırlaması gerekiyor.
Ithaka yalnızca Odysseus'un geçmişi değildir.
Geleceğidir de.
Bazen insan nereye gideceğini, nereden geldiğini hatırlayarak bilir.
Bu yüzden çok sık kullandığımız “geçmişi bırak, anda kal” cümlesi bana artık biraz eksik geliyor.
Odysseus geçmişini tamamen bıraksaydı Ithaka'ya dönemeyecekti.
Lotus Yiyenler geçmişin yükünden kurtulmuş gibiydiler.
Ama bunun bedeli yönlerini kaybetmekti.
İnsan zihninin olağanüstü bir özelliği var: zamanda yolculuk yapabiliyor.
Şu anda bu sesi dinlerken çocukluğunuzdaki bir mutfağa gidebilirsiniz. Bir kokuyu hatırlayabilir, yıllar önce size söylenmiş bir cümleyi yeniden duyabilirsiniz.
Sonra bir anda yarına geçip henüz gerçekleşmemiş bir konuşmayı prova edebilirsiniz.
Bu bir kusur değil.
Geçmişi hatırladığımız için öğreniyor, geleceği düşünebildiğimiz için plan yapıyoruz.
Ama bu yeteneğin ilginç bir tarafı var.
Zihin zamanda yolculuk ederken beden o yolculuğa bugünden eşlik ediyor.
Dün biriyle tartıştığınızı düşünün. Tartışma bitmiş, karşınızdaki insan burada bile değil.
Ama konuşmayı yeniden düşündüğünüzde çeneniz şimdi sıkılıyor. Omuzlarınız şimdi geriliyor.
Ya da yarın yapacağınız bir konuşmayı düşünüyorsunuz. Henüz olmadı; belki düşündüğünüz şekilde hiç olmayacak.
Ama midenizdeki düğüm şimdi.
Olay başka bir zamanda.
Bedenin cevabı burada.
Tam bu noktada benim için asıl mesele zihni susturmak değil.
Dünkü tartışmayı hatırlamak başka bir şey; o tartışma hâlâ oluyormuş gibi yaşamak başka.
Yarın için hazırlanmak başka; henüz yaşanmamış bir felaketi bugünden yaşamaya başlamak başka.
Mindfulness'ın bana en kıymetli gelen tarafı burada: zihnin nereye gittiğini fark edebilmek ve kendine çok sade bir soru sorabilmek.
Şu anda gerçekten ne oluyor?
Meditasyonda bunu küçük bir yerde görürüz.
Dikkatinizi nefese verirsiniz. Bir süre sonra zihniniz başka bir yere gider.
Sonra bir an gelir ve bunu fark edersiniz.
İnsanlar bazen tam burada başarısız olduklarını düşünüyor:
“Ben meditasyon yapamıyorum; aklıma sürekli bir şey geliyor.”
Oysa belki pratiğin en kıymetli anı tam da budur.
Çünkü bir an için düşüncenin içinde kaybolmak yerine, onu fark eden yerdesiniz.
Dikkatinizi yeniden buraya getirirsiniz.
Zihnin hiç gitmemesi değil mesele.
Gittiğini görebilmek.
Ve asıl pratik, gözümüzü açtığımızda başlıyor.
Sevdiğiniz biri size bir şey anlatıyor. Yüzüne bakıyorsunuz ama zihniniz çoktan başka bir konuşmaya gitmiş.
Bir sofradasınız. Herkes orada. Sonra bir an fark ediyorsunuz: siz de masadasınız ama aslında o akşamın içinde değilsiniz.
Bazen öfke geliyor ve zihnimiz eski dosyaları açıyor: “Zaten geçen sefer de…”, “Sen hep…”, “Sen hiçbir zaman…”
Sonra küçücük bir an.
Şu anda gerçekten ne oluyor?
Belki hayatın yönünü her zaman büyük kararlar değiştirmiyor.
Bazen birkaç saniyelik bir fark ediş, otomatik olarak gideceğimiz yerle seçtiğimiz yer arasına küçücük bir mesafe koyuyor.
Bir Katilin Güncesi'ni bitirdikten sonra bende üç görüntü kaldı.
Hakikate doğru yürüyen Oidipus.
Hafızasının içinde yol işaretlerini kaybeden Kim Byeong-su.
Ve eve dönme arzusunu unutmamak için adamlarını lotusların arasından çıkaran Odysseus.
Üçünün arasında dolaşırken kendime şunu sordum:
Bir hayatı hatırlamakla, o hayat yaşanırken gerçekten orada olmak aynı şey mi?
Çünkü hayat devam ediyor.
Bir yaz geçiyor.
Bir sofra kalkıyor.
Sevdiğimiz insanların yüzü değişiyor.
Bazen bütün bunlar olurken zihnimiz başka bir zamanda yaşayabiliyor.
Başlangıçta sormuştum:
Geçmişimizi tamamen unutsaydık anda kalmış olur muyduk?
Sanmıyorum.
Çünkü insan yalnızca şimdiden ibaret değil.
Geçmişimiz bize nereden geldiğimizi anlatıyor.
Gelecek, nereye gitmek istediğimizi.
Ama yaşayabildiğimiz tek zaman şimdi.
Belki mesele geçmişten vazgeçmek ya da geleceği düşünmemek değil.
Onları, şimdiki hayatımızın yerine koymamak.
Ve artık “anda kal” demektense tek bir kelimeyi daha çok seviyorum:
Dön.
Karşındaki insana.
Bedenine.
Yaptığın işe.
Ve bazen yalnızca…
kendi hayatına.
Odysseus'un yıllarca aradığı Ithaka belki bizim için bir yer değildir.
Belki bizim Ithaka'mız şimdiki andır.
Yorumlar